Yazar Görkem: Şehir üzerine düşünmeyen insanların şehir planlamayı öğrettiği bir ülkede dönüşümün daha iyisi beklenemez

Capture
Kerem Görkem ve Serhat Sarısözen

RS FM’de yayınlanan Gündem Dışı programına konuk olan yazar Kerem Görkem, “Şehir üzerine düşünmeyen insanların şehir planlamayı öğrettiği bir ülkede dönüşümün bu şekilde olması beklenir, daha iyisi beklenemez. İstanbul fiziksel olarak berbat bir hale geldi” ifadelerini kullandı.

“Gelişmekte olan ülkelerin metropollerinin, İstanbul da bunlardan biridir; dönüşümleri rant odaklı oluyor. Koruma, çok zayıf oluyor. Bizim akademideki (şehir planlama) en büyük problemimiz, şehir üzerine düşünmemek. Şehir üzerine düşünmeyen insanların, şehir planlamayı öğrettiği bir ülkede zaten dönüşümün ve bütün kent faaliyetlerinin bu şekilde olması beklenir, daha iyisi beklenemez. Özellikle İstanbul gibi metropollere değer katılması gerekiyor. Hiçbir karar verici Dolmabahçe’nin üst tarafında yer alan o iğrenç binanın orada niye bulunduğunu açıklayamaz. Bu da bir dönüşümdür. Bunları düşününce İstanbul berbat bir hale geldi, fiziksel olarak.”

 

Serhat Sarısözen – Sputnik
Nisan 7, 2019

Reklamlar

Yazar Kerem Görkem: Nasıl mekânı değiştiriyorsak, o da bizi yontuyor

IMG_E6326
Kerem Görkem

Kerem Görkem’in yeni romanı ‘Süreyya’nın Saatleri’ kısa bir süre önce İthaki Yayınları tarafından yayınlandı. Şehir ve Bölge Planlama eğitimi alan Görkem, şehrin içinden sesleniyor bu sefer okurlarına. Süreyya bir apartmanda kapıcılık yapan biri. Sığındığı dört duvarın içine sığamayıp kendine, kendince bulduğu yeni karakterler ile sokaklarda, üniversite kampüslerinde tanıtıyor. İstanbul’u seviyor, adım adım dolaşıyor, gördüklerini anlatıyor. Ama hepimiz kadar pek çok şeyden korkuyor. Korkularını kayıpları tetikliyor.

Kerem Görkem ile yeni romanı üzerine söyleştik.

Öncelikle Süreyya isminin sizin için ve kahramanınız için bir önemi var mıdır? Yoksa kahraman size kendini Süreyya olarak mı tanıttı?

Romanımın ilk kelimesi Süreyya, yani ki çalışma masama oturmadan önce karar verdiğim bir şey bu. Bu süreçte birkaç isim arasında gidip geldim, hepsinin ortak özelliği ‘unisex’ olmalarıydı. Sanıyorum, ağır basan manâ oldu. Süreyya, Ülker ve Pervin ile eş anlamlıdır ve gökyüzündeki bir yıldız takımının adıdır. Yedi yıldızdan oluşan bu takım ikili biçimde dizilmiştir ve biri, ötekilerden ayrı durur. O tek yıldızın Türkçede bir isim karşılığı olsaydı, karakterimin adı da muhakkak o olurdu.

Peki kimdir bu Süreyya, sokakta gündelik hayatta karşımıza kim olarak çıkar? Diğerlerinden yani bizden farkı nedir?

Mesleğinden ziyade, Süreyya gündelik hayatın içerisinde, herhangi biri olarak karşımıza çıkabilir. Şimdi bu söyleşiyi takip eden okur, eğer toplum içerisindeysen, çevrendekilerden biri Süreyya olabilir. Haliyle bizden bir farkı yok, aksine bizden biri o. Ne yazık ki ilgimizi çekecek hiçbir özelliği yok. Belki de bu yüzden, onu bir ‘kahraman’ olarak tanımlamakta çekinceliyim.

Bir apartman görevlisi Süreyya. İnsanların gün içerisinde belli saatlerde ihtiyaçlarının giderilmesine yardımcı oluyor, hane hane dolanıyor, çöpleri çıkarıyor, çöplerinden insanların hayatlarına dair bildiklerini anlatıyor. Kimse onun pek farkında değil, o kendinde aslında birden fazla şey. Neden böyle bir hayatı tercih ediyor?

Çünkü yalnız… Belki de bu hafif kalır, kimsesiz olarak görmeliyiz onu. Ailesi, ahbabı, dostu yok. Geçmişi, kenti ve kitapları var. Bu yüzden yoksul değil. Zamana, mekâna ve kelimelere sahip olmanın yüceliğini tariflemek nasıl mümkün olur? Tuhaf bir azizliği var.

Neyi arıyor Süreyya, olmak istedikleri ile oldukları arasında nerede yaşıyor?

Tam ortada, geçmişle geleceğin ortasında, şimdiki zamanı yaşıyor. Şimdiki zamana sahip olmanı kıymetini bir düşünün… Yirmi birinci yüzyıl toplumu olarak geçmişin baskısı ve geleceğin kıskacı arasında sıkışıp kaldık, şimdinin farkında dahi değiliz. Six Feet Under’ın zaman temasını ele alan muazzam final bölümünde denir ki: “Şimdinin fotoğrafını çekemezsin, o çoktan gitti.” Süreyya ise günün, saatlerin ve dakikaların sahibi. Metafor aranmasın, sahiden, Süreyya’nın saatleri var.

Süreyya İstanbul’da yaşıyor, kent ve kentlilik üzerine uzun uzun düşünüyor, konuşuyor, başka kimliklerle girdiği ortamların içinde insanların nereli olduklarını soruyor, İstanbul’a dair fikirlerini alıyor. Bu şehir sizin için nedir, ne değildir? Geldiğiniz yerle, geldiğiniz zamanla bugün arasında neler değişti? Bu değişim şart mıdır?

Mekânlar değişmeye mecburdur. İrice bir mekân olarak kent de bundan azade değil. Gözlemlediğimiz fiziksel bir değişim olabileceği gibi, kent mekânının kullanıcıları da değişir, değişmelidir. Riskli yapı ve alanlar perspektifinden üretilen ‘yeni kent’ değil sözünü ettiğim, tıpkı bir insan gibi büyüyen, ‘yetişen’ bir şey. İçerisinde yaşayıp uyum sağlamak değil, değişim üzerine düşünmek ve konuşmak lâzım, Süreyya da bunu yapıyor.

Bizim kuşak yazarların ev ile ilgili dertleri var. Evi yazma gereği duyuyorlar bir şekilde. Ev nedir sizin için? Eve ne oldu da biz evi bu kadar anlatma gereği duyuyoruz?

Bunun oldukça doğru bir tespit olduğu kanaatindeyim. Kuşağım insanı mekândan bağımsız bir ‘şey’ olarak ele almıyor. Bu bir ev olabileceği gibi, ufacık bir oda ya da bütünüyle kent de olabilir. Nasıl biz mekânı değiştiriyorsak, o da bizi yontuyor. Bazen köşelerimizi yuvarlıyor, bazen dikenlerimizi ortaya çıkarıyor. Yani bizi biz yapan, biraz da ‘ev’lerimiz. Onu anlatmadan kendimizi ve çağımızı da ifade edemeyiz.

Siz de Şehir ve Bölge Planlama eğitimi aldınız. Bu romanı yazmanıza bu eğitim ne kadar neden oldu ya da ne kadar yardımcı oldu? Süreyya İstanbul’u semt semt güzellikleri ve çirkinlikleriyle anlatıyor, dönüşümünden bahsediyor. Süreyya ile ortak yönleriniz, düşünceleriniz neler?

Planlamayı -bir bölümünü tenzih ederek söylüyorum- kent üzerine düşünmek hiç aklına gelmemiş bir yığın insandan öğrendim. Dönüşüm ve kentsel yaşamla ilgili şikayet ettiğimiz hemen her şeyin başlıca müsebbibini üniversitelerde aramalıyız. Fakat şunu da teslim etmeliyim ki, Mimarlık Fakültesi’nin kapısından içeri hiç girmemiş olsaydım Süreyya’nın Saatleri’ni yazamazdım. Başka bir metin olurdu o ve bugün farklı şeyler üzerine konuşuyor olurduk. Zira Süreyya’da biraz da benim ağzım vardır.

Süreyya’nın korkularından bahsetmek istiyorum biraz, romana dair çok ipucu vermeden. Hayata dair de bir korkusu var ama yaşadıklarından ötürü kaybetmekten daha çok korkuyor. O yüzden bulduğu mektup sonucu polis devreye giriyor. Sizce şehirde, bu endişeyi paylaşan komşularımız kaldı mı?

Polis devreye giriyor demek yerine, Süreyya’nın polisi devreye soktuğunu çıkarmalıyız belki de. Bir yardım çığlığı bu… Çok yük taşımış, kambur olmuş, pek gücü kalmamış. Tıpkı annesiyle ilgili hikâyede olduğu gibi, polisten başka gidecek kimsesi yok onun. Elbette bu talep de içerisinde bir çelişkiyi barındırıyor. Nasıl yıllar önce yok yere girdiyse o devlet kapısından, mektup meselesinde de öyle. İnsan bazen yalnızca harekete geçmek ister. Barış Bıçakçı’nın yazdığı üzere: “Hareket etmezsen acı üzerinde birikir.” Süreyya da  bir insan, onun da korkuları var. Bu çerçevede düşünecek olursak, o komşulardan biri de Süreyya.

Peki Süreyya hayatına nasıl devam eder ya da edecek?

Bunun kararını okur verecek. Romanın son bölümü Güvercin’e bundan bahsederek başlıyorum. Kimi için hikâye bitmiş olabilir, kimiyse yıllar boyu Süreyya ile yaşayacak.

Bu ikinci kitabınız, sizin için nasıl bir çalışmaydı? Siz ve ürettiğiniz edebiyat açısından ilk romanınız Aile Fotoğrafı ile arasında nasıl bir bağ ya da farklar var?

İlk romanım Aile Fotoğrafı karakterlerin anlattığı bir hikâye idi, burada yazar kişi olarak mikrofon bende. Haliyle daha geveze ve daha cesur bir metin bu. İki yılı aşkın bir süreçten söz ediyoruz; fakat bu zamanın büyük bölümü yazım sürecinden uzak geçti. Çalışma masasına oturduğum günleri toplayıp bir araya getirsek bir ayı geçmez. Başka bir söyleşide de değinmiştim, Orhan Pamuk edebiyatın başladığı yeri ‘kitaplarla kendini bir odaya kapatan adam’ ile ifade ediyor. Bana göre günümüz edebiyatı, ancak kentin içerisinde yaşayarak yazılabilir. Hikâyeler yalnız kitaplarda değil, her yerde.

Adalet Çavdar – Diken
Mart 23, 2019

İltimaslı Halkçılık ya da Manves City

Latife Tekin ile 2013 sonlarında, sanki göğün delindiği bir pazar sabahı Arnavutköy’deki evinde tanıştım. Kuvvetle ihtimal kendisi hatırlamakta zorlanacaktır, lakin bende, o günün anısı hayli büyük. Yirmilerinin başlarında, sevgili hocam Müge İplikçi’nin atölyesinden kendi hesabıma çıkardıklarımla yazarlık hayalleri kuran ben, yürümeyi düşlediğim yolları ‘sanki kır atıyla geçmiş’ bir kahramanın elini sıkıyordum. O an, teklif edilse, ömrümün yarısını yaşamaktan vazgeçmek pahasına kendi geleceğimi karşımdaki mevcudiyetle ikame edebilirdim. Ne var ki, beş yıl gibi kısa bir süre bile insanı tahmin ettiğinden fazla büyütebiliyor. Gerçeklerin kör hayallerden kıymetli olduğuna ayabilmek, cesareti de beraberinde getiriyor.

Devamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/iltimasli-halkcilik-ya-da-manves-city

Şubat 2019, SabitFikir

Süreyya’nın Saatleri yayımlandı…

Merhaba! İkinci romanım Süreyya’nın Saatleri, 22 Şubat 2019’da kitabevlerinde olacak…

_Süreyyanin Saatleri on kapak taslak
İthaki Yayınları, 2019

Basın Bülteni

“Ailem, evim, kentim, yurdum, Allah’ım yok benim. Ben Süreyya’yım. Gökten de değil, başka bir yerden de. Bir başıma Süreyya’yım. Sü-rey-ya. Kendimi kendim var ettim. Ailemi, evimi, kentimi, yurdumu ve Allah’ımı ben yarattım. Günahsa günah, ayıpsa ayıp… Şimdi de bir güzel yıkacağım, bozacağım, vardan yok edeceğim hepsini.”

Geçmişle hesaplaşmanın ancak geleceği kurmakla mümkün olduğu dünyada, şimdiki zaman ne işe yarar? İlk kitabı Aile Fotoğrafı ile adını duyuran Kerem Görkem, yeni romanında sıradan bir karakterin üzerinden gündelik hayatı anlatıyor. Kapıcı Süreyya, sıradan olduğu kadar sıradışı da: Çöp alıp aidat toplarken gözlemcilik yapıyor, kent ve kentlilik üzerine düşünüyor.

Süreyya’nın Saatleri, İstanbul’u ararken kendiyle karşılaşan yalnız bir adamın hikâyesi…

Cümle Kapısı

Kişilerin, fikirlerin ve nesnelerin ‘zaman’ ile çözümü belki de imkânsız, sımsıkı bir bağı olduğunu düşünmüşümdür hep. Zamanın kendi boyutları içerisinde var ettiği pek çok şey gibi edebiyat eserleri de o bağdan nasibini alıyor; hem iyi hem kötü etkiler görebiliyor. Kimi öyle iyi seçiyor ki doğacağı günü, ederinden çok kıymet görüyor. Günümüzde el üstünde tutulan pek çok metnin esasında bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini bize gösterecek olan da, nihayetinde, yine zamanın kendisi olacak. Öte yandan bazı metinlerin doğumlarından belki iki asır sonra fark edildiğini, kendi zamanlarından bağımsız başka bir boyutta yeniden ama bu defa adamakıllı bir varlık üretebildiklerini görüyoruz. Bunu mümkün kılan “zamanını arayan” metnin kendisi olduğu gibi, nitelikli ve ‘geri görüşlü’ yayıncılar da.

Devamı: http://www.sabitfikir.com/haber/cumle-kapisi

Aralık 2019, SabitFikir

Yaşlı cevizin cenazesi

ycc
de/da, Ekim-Kasım 2018, s. 42-43

Ben burada doğdum. Bu kentte, bu semtte, bu sokakta, bu apartmanın bahçesinde doğdum.

Bu kente, bu semte, bu sokağa ve bu apartmanın bahçesine doğdum yani.

Annem, yaşlı cevizin gölgesine kurulmuş bankın birbirine yakın iki ayağının arasına uzanmış, büyüyen bedenini nasıl olmuşsa sığdırmış oraya. Kimseler yokmuş, babam bile. Bir başına doğurmuş, içinden çıkartıp dışarıdan korumuş beni.

Beni ve bizi. Beni ve kardeşlerimi. Ölü kardeşlerimi.

Şanslıymışım, bir ben yaşamışım. Babam boğmayı, susuzluk kurutmayı unutmuş beni. Sonra kapıcı almış, annemle bize suntadan bir ev kurmuş. İçine bir yün yorgan, yanıbaşına tepesi kesilmiş pet su şişesi ve plastik yoğurt kabı koymuş. Soğukta donmayalım, sıcakta erimeyelim diye gri, parlak bir şeyler sarmış evin etrafına. Ki adını bilmem, ama parlak olduğunu bilirim. Isırdığımda koptuğunu, yuttuğumda kustuğumu bilirim. Bir de donmadığımı, erimediğimi, bunca yıl olmuş, ölmediğimi bilirim.

Her şeyi bilirim de, zamanı bilmem. Geceyi gündüzü anlarım ama günleri sayamam. Haftaları, ayları, yılları bilmem. Güneşi tanırım, onun görünmediği yerlerde yatar, o geldi mi, hemen yaşlı cevizin gölgesine kaçarım. Ne zaman gelir, ne zaman gider onu da bilirim elbet. O uyanmadan uyanır, o uyuduktan çok sonra uyurum. Bu yüzden yaşım güneşten çoktur benim, ama kaçtır bilmem.

Gölgesine doğduğum yaşlı cevizin dalları üçüncü katın balkonuna dek uzanır. Orada bir kadın bir erkek, akşamları oturur benimle oyalanırlar. Kalkıp da yanıma gelmezler, bahçeye inmezler hiç ama balkon demirlerinin arasından dudaklarını uzatır, şiştler piştler, oynatırlar beni. Yaz sonları cevizin meyvelerine uzanır, uzanır da olmuş diye bakarlar. Bazen bir yaprak kopar dalından, düşene dek onu kovalarım. Önce komşu apartmana doğru süzülür, sonra poyrazla yükselir, yönü değişir ve dans etmeye başlar. O sağa gittikçe ben de, o sola gittikçe ben de… Nihayet düşer, gider yakalar, koklar, onun yenmeyeceğini anlarım. Annem kızar, ben gider ona dokunurum.

Kaç zamandır yaşadığımı bilmesem de, düne kadar, yarından korkmazdım. O da tıpkı bugün gibi, önceki gibi, ondan önce gibi, güneşin uyanışı ve tekrar uyuması gibi, sürprizsiz ve güven dolu olurdu. Ama dün bir şey oldu. Kötü adamlar geldi, kötü şeyler yapıp gittiler. İyi adamların, iyi şeyleri arkalarında bırakıp gittiğini de o zaman anladım. Birinci kattan saksılar toplandı, hemen üst balkonun demirlerine takılı rüzgargülü söküldü, kadınla erkek benimle oyalanmayı bıraktı. Ben onların tatile gittiğini, döneceğini düşündüm ama dönen kötü adamlar ve balyozları oldu. Pencerelere, duvarlara vurdular. Kapıları söküp yaşlı cevizin dallarını kopardılar. Annem kızdı, ben korktum, gidip suntadan evime sığınacaktım ama onu bulamadım.

Ne kadar oldu bilmiyorum ama güneş belki üç yüz defa uyudu ve uyandı. Ben onu karşı apartmanın bahçesindeki lükstürlerin tepesinden seyrettim. Yalnız güneşi mi, eski evimi, önceden saksılarla, rüzgargülleriyle, kadınlarla ve erkeklerle dolu olan balkonları da seyrettim. Balyozlu adamların gittiği gün turuncu bir ekskavatör geldi. Balkonları dövdü, dövdükçe kırdı, kırdıkça döktü. Sonra başkaları geldi. Kazdılar, direkler kurdular ve üzerine katlar çıktılar. Çaktılar, döşediller, boyadılar bıkmadan.

En son yaşlı ceviz ezildi, altında kaldı kötü adamların. Cenazesinin üstüne bir oyun parkı yaptılar.

Güneş uyumaya ve uyanmaya devam etti ama artık hiç gölgesi olmadı.

Ekim 2018
de/da dergi
https://dedadergi.com/2018/12/04/yasli-cevizin-cenazesi/?fbclid=IwAR1ej25Lu4x8hW0dICQMG5_s3VKxZqgIyjtDguAj4JKLOf-rr8nhqmCjG0s

Aşk mı, ya tutku?

aiiao
Agos Kirk, 117, s. 16

En son, hayli cüsseli bir roman olan ‘Körburun’la karşımıza çıkan yazar Hikmet Hükümenoğlu’nun son kitabı ‘Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri’ okurla buluştu. Altısı ‘mini’ olmak üzere toplam on üç öyküden oluşan kitaptan haberdar olduğumda, aşkın tarihi üzerine düşünmüş ve bir çabuk, cevaplanmayı bekleyen birkaç soru çıkarmıştım. Yazıyı, bu soruları teker teker açarak, yarattığım karşılıkları üzerine konuşarak sürdürme niyetinde değilim. Fakat zihnimde yarattığım havuzda, ‘aşk’ ile birlikte su üzerinde kalan diğer kavramın ‘tutku’ olduğunu söylemeliyim. Kaldırma kuvvetlerine yazı içerisinde yer yer değineceğim.

Yalnızca mimikler…

Önceleyin, kitapta yer alan altı mini öyküden bahsetmek yararlı olacak; zira iyi okur, kimi bir çırpıda yaşanıp biten birer ‘an’ı, kimi günler boyu kurulup kurulup yeniden bozulmuş cümlelerden çıkan o tek kelimeyi düşündüren bu altı kısa metnin, öykü toplamını baştan sona diri tuttuğunu ve deyim yerindeyse değinilen aşkların can suyu olduğunu hemen anlayacaktır. Yazar, toplama dahil ettiği yedi ‘aşk öyküsüne’ sanki bir ‘es verdiği’ bu metinlerde, kurduğu hikâyeleri son derece konsantre bir biçimde sunuyor. Sanki, ballandıra ballandıra anlattığı, anlatmaktan yorulduğu öykülerin arasına iliştirdiği bu metinlerde yalnızca mimiklerini kullanıyor. Kaşını kaldırıyor, dudağını büküyor, burnunu çekiyor ama kendini çok iyi ifade ediyor.

“Kaçalım buradan uzaklara gidelim, sadece ikimiz, dedi. Olmaz, dedim, öyle olmaz ama ayaklarım yerden kesildi, yalan yok. Anneme sordum, aşk bu mu diye. Evet bu işte, dedi. Daha ne olacak sanıyorsun.”

Toplamın ‘asıl’ öyküleri: ‘Arıların Yön Duygusu’, ‘Mercedes 80’, ‘Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri’, ‘Sumru’, ‘Cemre ve Ben’, ‘İki Kişi Bir Bavula Sığmak Zor’, ‘Hudut ve Siyah Atlarla Geldiler’. Bu yedi öykünün her birinde aşk olgusuna ‘dışarıdan’ ve ‘daha da dışarıdan’ bakmayı başaran yazar, ilk paragrafta sözünü ettiğim üzere tutkuya yaklaşmış oluyor. Örnekse, beni en çok vuran iki öyküden biri olan ‘Mercedes 80’de bir araba sevdası üzerinden protagonistin hayata kök salma çabası işleniyor. Sorunlu aile ve gün geçtikçe daha kıymetli hale gelen şoförlük işi, birinci tekili büyütüyor. Başta ‘şiir gibi’ ile tavsir edilen krem Mercedes’in kaybıyla yerden rastgele taşlar bulunuyor, tutkulu anlatıcı gözünü üçüncü katın penceresine diken bir hırs küpüne dönüşüyor.

“Anahtarı teslim ettim etmesine ama kafamın içinde kurtlar uluyordu. Eve dönmedim, kafamda kurtlar, peşimde itler, yürüdüm durdum. Meselenin ne olduğunu bir çözsem belki göğsümdeki acı azıcık hafiflerdi ama kafam bir türlü basmıyordu.”

Yazar, tematik bir taşrada hikâye edilen ‘Siyah Atlarla Geldiler’de ise saf çocukluğu ve karşılıksız sevgiyi düşündürüyor. Bir süredir kaçak vaziyette bodrum katında yaşayan babanın atlılardan gizlenmesi ailenin en büyük misyonu olarak sunuluyor. Öyle ki, bu uğurda, büyük kardeş ufak olanını pataklayıp konuşamasını engellemekten çekinmiyor. Bu öyküde aşk-tutku bağlamında daha karmaşık bir durum söz konusu: Babanın davaya, çocuğun babaya, atlıların siyah atlara duyduğunun adını koymak hiç kolay değil. Öyle görünüyor ki, zihnimizde bir başkası canlanmaksızın aşığın tarafını tuttuğumuz diğer öykülerin aksine burada yazar, çok katmanlı bir okur-karakter ilişkisi inşa etmiş durumda.

“Abim dönünce babamın çorbasını, ekmeğini indirecekti, elinden aldım, ben indiririm dedim. Sakın söyleme dedi. Duymasın daha iyi. Babama çorbasını ekmeğini bıraktım. Burnuna ne oldu dedi. Siyah atlarla geldiler dedim.”

Sözün özü, Hükümenoğlu mini öyküler ile bir yandan, söz gelimi Eduardo Galeano’nun ‘Kadınlar’da ya da ‘Hikâye Avcısı’nda uyguladığı gibi, ‘eşittir’den sonrasını okura bırakan formüller kurarken, öte yandan sayfalar boyu süren ve gücünü işlem hatalarından alan detaylı bir çözümü aktarıyor. Bunu yaparken hiç şaşmıyor, teklemiyor, eğreti bırakmıyor.

Aynı elbiseye sığan iki beden demek bu! Elbise bol değil, aksine, sanki ne giyse yakışıyor…

Ekim 2018
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/21429/ask-mi-ya-tutku