Hayatımı yazsam roman olur!

Pek çoklarından duymuş, hikâyelerden okumuşuzdur: Hayatımı yazsam roman olur! Ne ki, kurmacanın içine bir ömrü, hadi diyelim bir ömrün parçalarını sığdırmak sanıldığı kadar kolay değildir. Evet, sahiden de, her insan anlatıcısını bekleyen bir hikâyedir; ama o anlatıcının “kendi” olması işi iyiden iyiye çetrefil hale sokar. Bütün bunlara karşın, çağdaş edebiyatta bunun üstesinden gelen yazarları okumak, biz öteki çağdaşlar için mutluluk verici. Onlardan birinin, yayınlanmış her iki kitabıyla Amerika’da ses getiren -ve üçüncüsü merakla beklenen- Elif Batuman’ın Budala’sı nihayet Türkçede basıldı…

Ekim 2019, SabitFikir

Devamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/hayatimi-yazsam-roman-olur

 

Heybeyi Anılarla Doldurmak

Düşsem Yollara Yollara’nın ilk baskısı bundan kırk yıl önce, Haldun Taner’in kitaba giren seyahatleri için gazetelere yazdığı yazıların toplanmasıyla yapılmış. Yapı Kredi Yayınları, Temmuz 2019’da çok iyi bir iş yaptı ve kitabın içeriğini genişletip fotoğraflarla zenginleştirerek yepyeni bir edisyon oluşturdu. Tekin Yayınevi’nin yaptığı 1979 baskısından tek eksik kalır yanı kapak deseni. Aşağıda göreceksiniz, yirminci yüzyılın ikinci yarısında filmlere, kitaplara bir seyahat imgesi olarak girmiş “sopaya takılı bohça” fikri, sopa-dolma kalem ikamesiyle oluşturulmuş. Yeni baskıdaki portre elbette çok zayıf kalıyor bunun yanında; sanki bize, günümüz yayıncılığının incelmiş iplerini gösteriyor.

Eylül 2019, SabitFikir

Devamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/heybeyi-anilarla-doldurmak

Şehrinin Takımını Tut

Futbolun kent kültürüyle sıkı ilişkisi, mevcudiyetini büyük ölçüde şehir takımları vasıtasıyla oluşturuyor. Avrupa’nın pek çok ülkesinde böyle: Futbol stadyumları birer nirengi noktası ve hatta ‘faal anıtlar’ olarak karşımıza çıkarken, temsil ettikleri kültür kent imgesi bağlamında değerlendirilmeye müsait. Esasen bütün bunlar support your local team [şehrinin takımını tut] düşüncesinin doğuşuna zemin hazırlıyor. İngiltere örneğini verdik… Futbolun sahiden bir kültür öğesi olduğu ülkede, taraftarlara bu düşünceyi anlatmanın mânâsı yok. Öyle ki, bu ‘arzulanan kültür’ orada zaten var ve örnekse, doğu Londralı bir futbolseverin Arsenal’i ‘tutması’ zaten olanaksız. Bu tavrı alıp İstanbul’da yerine koymak henüz anlamlı değil, zira yerelliğin henüz kent yönetiminde bile adamakıllı uygulanamadığı bir yerde, Sarıyerliye neden Beşiktaş’ı desteklediğini soramayız. Ama bir teklifte bulunabiliriz… ‘Şehrinin takımını (da) tut.’

Ekim 2019, Manifold

Devamı: https://manifold.press/sehrinin-takimini-tut

Edebiyat Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz

Bu metin başlığını, Japon yazar Haruki Murakami’nin dilimize Koşmasaydım Yazamazdım* olarak çevrilen kitabının orijinal adından alıyor. O da, Raymond Carver’ın What We Talk About When We Talk About Love [Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz] başlıklı öykü derlemesinden… Edebiyat eserlerinin, daha genel bir ifadeyle ‘metinlerin’ bu akrabalıkları beni hep çok heyecanlandırmıştır. Bu görünür benzerlikler, sanki ardında hep bir bilinmeyeni gizler ve asıl akrabalık oradadır. İşte o gizem okura, bir ‘göz’ olarak eleştirmene ve tabii öykünmek üzere satırlar arasında gezinen yazarlara kıymetli vaatlerde bulunur. Edebi metinlerden tat almak, belki de ancak böyle olur. Bana öyle gelir ki, insanoğlu zaten, ezelden beri hep bir şeyleri birbiriyle ilişkilendirmek üzere düşünmeye gayret eder. Fakat yalnız bu değil: Yazar kişinin edebiyat eserleri etrafında birbirleriyle kurduğu ilişkiler kadar, çoğunlukla metafor yoluyla, bazen de böyle bir aracı kullanmadan (doğrudan) eylemler arasında yarattığı bağlar da okuru heyecanlandırır. Bu yazının konusu Koşmasaydım Yazamazdım’da Murakami, benzer bir köprüyü uzun mesafe koşusu ve yazarlığı arasında inşa eder.

Ağustos 2019, Manifold

Devamı: https://manifold.press/edebiyat-konustugumuzda-ne-konusuruz

Ağaçtaki (Kız)

Bir gazetede yayınlanan ilk yazımın tarihi 13 Haziran 2014, yani bundan tam tamına beş yıl öncesi… Detaylıca anımsamıyorum; ama arşivi kurcaladığımda, kendi payıma, o tarihin bugünden pek farkı olmadığını görüyorum. Hep aynı heyecan: Dedektif edasıyla okunan bir kitap (özünde, öyle rahatsız edici bir his ki) ve karşısında biçare; hakikaten gördüğünü yazmaktan, bunda ısrarcı olmaktan vazgeçmeyen bir eleştiri yazarı. Değişense mekan, bilgisayar, okuma alışkanlıkları… Evet, kitaplar değil. Değişenler arasında kitapları da sayarsam, “gördüğünü yazmak” gayesine ihanet etmiş olurum. Öyle ki, sözünü ettiğim tarihte BirGün Gazetesi’nde yayımlanan “Hayatın yan anlam sözlüğü” başlıklı yazım, Türkçede ON8 Kitap tarafından yayımlanan bir kitabı, Janne Teller’ın Ağaçtaki adlı gençlik romanını konu ediniyordu. Şimdi ise Ağaçtaki Kız’ı, Şebnem İşigüzel’in kitabını konuşacağız.

2014 tarihli yazıdan bir alıntı ile başlayalım: “Okulun ilk günü sınıfı terk edip evlerinin bahçesindeki yaşlı erik ağacının tepesine çıkan Pierre Anthon’a hayatın anlamı kanıtlanmalı ve Pierre o ağaçtan indirilmelidir.” Henüz çocuk yaşta topluma küsen başkarakterimiz, sınıf arkadaşlarınca ikna edilmeye, bu yoldan döndürülmeye çalışılıyor. Bunun için, toplumun farklı kesimlerinden seçilmiş arkadaşlar, kendi aralarında birbirleri için anlam ifade eden şeyleri bir araya getirip deyim yerindeyse bir “anlam müzesi” kurmayı hedefliyorlar. Sonra bir düğüm noktası, işlerin sarpa sarması ve romanın geri kalanı… Bir gençlik kitabı olarak kaleme alınan eserde Teller, yasak bölgeden uzakta duruyor, kurmacanın imkanlarını pek de zorlamadan derli toplu bir hikayeyi okura sunuyordu. Çoğu zaman, “çocukları çocuk gibi konuşturmak” olarak tarif edilen o son derece anlamsız talebe kulaklarını tıkıyor, çocukları bir yazar olarak konuşturmaktan hiç imtina etmiyordu.

İşigüzel’in, esasen bugünün gündemi olmayan, iki buçuk yıl kadar önce yayınlanan romanında ise, ağaçtaki kız sanki yerli bir Pierre olarak karşımıza çıkıyor. Onu, Gülhane Parkı’ndaki bir ağacın tepesine çıkaran sebepler görünürde biraz farklı: Terör saldırısında kaybettiği iki yakın arkadaşının, biraz da geçmişi ve ailesinin etkisiyle başka çaresi kalmıyor. Bu yolda dostu, Pierre’in sınıf arkadaşları gibi bir kalabalık yerine, parkın yakınındaki otelde çalışan Yunus oluyor. Ağaçtaki kızın, başta def etse de sonraları iyiden iyiye yakınlaştığı bu ikincil karakter, düğümün çözülmesindeki işe yararlığının yanında bir “taşıyıcı” işlevi de görüyor. Öyle ki, romanın henüz ilk sayfalarından itibaren sık sık dokunulan güncel politik gelişmeler, Yunus aracılığıyla ağaçtaki kızın vicdan muhasebesine malzeme ediliyor. Kendi sosyal profilinden çok uzak bir arkadaş/dost sahibi olan kız, böylece politik tavrını da ortaya koymuş ve rahmetli arkadaşlarına karşı borcunu ödemiş oluyor. Onu ağacın tepesine çıkaran sebepler görünürde farklı olsa da, bir kız çocuğuna içerisine doğduğu topluma tepeden bakma, daha doğru bir ifadeyle değerlendirme olağı sunan hikaye, bu yönüyle Teller’ın metnini bir “Türkiye uyarlaması” olarak akla getiriyor.

Bütün mukayeseler bir tarafta dursun… İşigüzel’in Ağaçtaki Kız’da hep diri tuttuğu “o zamanın gündemi” meselesi, bana baştan sona güdük geliyor. “Çocukları çocuk gibi konuşturmak” talebini ergenler için memnuniyetle hayata geçiren yazar, bir kitabın üslubunu böylece oluşturup kendini yaralıyor. Dahası, sözünü ettiğim zamanın gündemini birebir olaylar ile aktarmayı seçerek, okura düşünecek alan bırakmıyor.

Romancının, bir ağacı resmetmekten ziyade, yarattığı serinliği tarif etmesi yeğdir. Ben Gülhane Parkı’nı bilirim; ama orada aşık olmak nasıl bir şeydir bilmem… Ağaçtaki Kız’ı okuduktan sonra, hala, bu cümleyi rahatça kurabildiğim için üzgünüm.

13 Haziran 2014’te BirGün Gazetesi’nde yayımlanan “Hayatın yan anlam sözlüğü” başlıklı yazım: http://www.on8kitap.com/wp-content/uploads/2014/06/13.06.2014-Birgun-Kitap.pdf

Şefin Evde Pişirdikleri

Çağdaş Türk edebiyatında öykü türündeki üretim günden güne artıyor. Bu yalnızca bir gözlemin sonucu değil, istatistiklerle de rahatça ortaya konulabilir. Edebiyat okuru ile yeni yazarları öykü kitapları ekseninde bir araya getiren ilk kitapların adını, her gün daha sık ve kuvvetli biçimde duymaya başladık. Bunda şüphesiz, türe ağırlık veren birkaç yayınevinin büyük payı olduğu gibi, yazmaya niyetlenen her yeni bireyin cesaretini öyküden yana göstermesinin de etkisi var. Eskinin, öyküyü romanın bir provası olarak gören savı sanki yeniden geçerlilik kazanıyor. Zira, yakın zamanda gerçekleştirilen birkaç söyleşide, genç öykücülere “romana ne zaman geçeceklerinin” sorulduğunu, yanıtların ise “henüz değil” çerçevesinde verildiğini gördük. Çoktan aşıldığı düşünülen bu “aşamalı edebiyat” fikrinin yeniden gündeme gelmesi, üzerine düşünmeyi ziyadesiyle hak ediyor.

Temmuz 2019, SabitFikir

Devamı: http://www.sabitfikir.com/elestiri/sefin-evde-pisirdikleri

Bağırmadan Konuşmak: Bir Dava

Edebiyatın büyülü bir şey olup olmadığı konusunda çok düşündüm. Hemen her zihin bu meseleyi farklı açılardan ele alıyor olsa da ben çıkışı yine “cesaret” meselesinde buldum: Evet, edebiyat büyülüdür; çünkü tıpkı “yaratmaya cüret eden” hemen her üretim gibi, o da cesaret ister. Edebiyat büyülüdür; çünkü yalnız kelimelerden bir başka dünya yaratan yazar kişiye imkân tanıdığı için değil, bir garip akrabalıkları da ortaya çıkardığından… Olmaz deneni oldurttuğu, mukayese edilemeyecek iki şeyi yan yana koyabildiği için büyülüdür… Son nefesini yüzyıl önce vermiş birinin kelimelerini, bugünün yazar kişisinin kalemine taşıdığı için büyülüdür…

Mayıs 2019, SabitFikir

Devamı: http://www.sabitfikir.com/dosyalar/bagirmadan-konusmak-bir-dava